Tarantino’ya Göre 2103′ün En İyi Filmi: BIG BAD WOLVES

Tarantino’ya göre 2013′ün en iyi filmi olan İsrail yapımı BIG BAD WOLVES’u izledim.

Çok ama çok acı bir öykü.

Malesef gerçek.

BIGBADWOLVES

Category: Uncategorized

Film Seyretme Fabrikası, Festivalin Ardından İstanbul Film Festivalini Değerlendiriyor: En İyi Filmler, Sürprizler ve Daha Neler Neler?

Aylardır “yayıncı kuruluş” kaçak maç yayınını engelleyecek diye kapalı olan blogumuz Film Seyretme Fabrikası, “yayıncı kuruluşun” festival kitapçığı kapağına reklam vererek sponsor olduğu 30. İstanbul Film Festivali’ni işte böyle değerlendiriyor. İyi seyirler Türkiye…

Category: Uncategorized

Oscar adayları açıklanmış, oscara gel

BEST PICTURE
127 Hours
Black Swan
The Fighter
Inception
The Kids Are All Right
The King’s Speech
The Social Network
Toy Story 3
True Grit
Winter’s Bone

BEST ACTOR
Javier Bardem, Biutiful
Jeff Bridges, True Grit
Jesse Eisenberg, The Social Network
Colin Firth, The King’s Speech
James Franco, 127 Hours

BEST SUPPORTING ACTOR
Christian Bale, The Fighter
John Hawkes, Winter’s Bone
Jeremy Renner, The Town
Mark Ruffalo, The Kids Are All Right
Geoffrey Rush, The King’s Speech

BEST ACTRESS
Annette Bening, The Kids Are All Right
Nicole Kidman, Rabbit Hole
Jennifer Lawrence, Winter’s Bone
Natalie Portman, Black Swan
Michelle Williams, Blue Valentine

BEST SUPPORTING ACTRESS
Amy Adams, The Fighter
Helena Bonham Carter, The King’s Speech
Melissa Leo, The Fighter
Hailee Steinfeld, True Grit
Jacki Weaver, Animal Kingdom

BEST ANIMATED FILM
How to Train Your Dragon
The Illusionist
Toy Story 3

BEST ART DIRECTION
Alice in Wonderland, Robert Stromberg, Karen O’Hara
Happy Potter and the Deathly Hallows — Part 1, Stuart Craig, Stephenie McMillan
Inception, Guy Hendrix Dyas, Larry Dias, Doug Mowat
The King’s Speech, Eve Stewart, Judy Farr
True Grit, Jess Gonchor, Nancy Haigh

BEST CINEMATOGRAPHY
Black Swan, Matthew Libatique
Inception, Wally Pfister
The King’s Speech, Danny Cohen
The Social Network, Jeff Cronenweth
True Grit, Roger Deakins

BEST COSTUME DESIGN
Alice in Wonderland, Colleen Atwood
I Am Love, Antonella Cannarozzi
The King’s Speech, Jenny Beaven
The Tempest, Sandy Powell
True Grit, Mary Zophres

BEST DIRECTOR
Darren Aronofsky, Black Swan
Joel & Ethan Coen, True Grit
David Fincher, The Social Network
Tom Hooper, The King’s Speech
David O. Russell, The Fighter

BEST DOCUMENTARY
Exit Through the Gift Shop, Banksy and Jaimie D’Cruz
Gasland, Josh Fox and Trish Adlesic
Inside Job, Charles Ferguson and Audrey Marrs
Restrepo, Tim Hetherington and Sebastian Junger
Waste Land, Lucy Walker and Angus Aynley

BEST DOCUMENTARY SHORT
Killing in the Name
Poster Girl
Strangers No More, Karen Goodman and Kirk Simon
Sun Come Up, Jennifer Redfearn and Tim Metzger
The Warriors of Qiugang, Ruby Yang and Thomas Lennon

BEST EDITING
127 Hours, Jon Harris
Black Swan, Andrew Weisblum
The Fighter, Pamela Martin
The King’s Speech, Tariq Anwar
The Social Network, Angus Wall and Kirk Baxter

BEST FOREIGN LANGUAGE FILM
Hors la Loi (Outside the Law) (Algeria)
Incendies (Canada)
In a Better World (Denmark)
Dogtooth (Greece)
Biutiful (Mexico)

BEST MAKEUP
Barney’s Version, Adrien Morot
The Way Back, Eduoard F. Henriques, Gregory Funk, Yolanda Toussieng
The Wolfman, Rick Baker and Dave Elsey

BEST SCORE
127 Hours, A.R. Rahman
How to Train Your Dragon, John Powell
Inception, Hans Zimmer
The King’s Speech, Alexandre Desplat
The Social Network, Trent Reznor and Atticus Ross

BEST SONG
“Coming Home,” Country Strong, Tom Douglas, Troy Verges and Hillary Lindsey
“I See the Light,” Tangled, Alan Menken, Glenn Slater
“If I Rise,” 127 Hours, A.R. Rahman, Dido, Rollo Armstrong
“We Belong Together,” Toy Story 3, Randy Newman

BEST ORIGINAL SCREENPLAY
Lisa Cholodenko and Stuart Blumberg, The Kids Are All Right
Scott Silver, Paul Tamasy and Eric Johnson, The Fighter
Mike Leigh, Another Year
Christopher Nolan, Inception
David Seidler, The King’s Speech

BEST ADAPTED SCREENPLAY
Michael Arndt, John Lasseter, Andrew Stanton and Lee Unkrich, Toy Story 3
Danny Boyle and Simon Beaufoy, 127 Hours
Joel & Ethan Coen, True Grit
Debra Granik and Anne Roselini, Winter’s Bone
Aaron Sorkin, The Social Network

BEST SOUND EDITING

Inception
Toy Story 3
TRON: Legacy
True Grit
Unstoppable

BEST SOUND MIXING
Inception
The King’s Speech
Salt
The Social Network
True Grit

BEST VISUAL EFFECTS
Alice in Wonderland
Harry Potter and the Deathly Hallows — Part 1
Hereafter
Inception
Iron Man 2

BEST ANIMATED SHORT

Day & Night
The Gruffalo
Let’s Pollute
The Lost Thing
Madagascar, Carnet de Voyage (Madagascar, a Journey Diary)

BEST LIVE-ACTION SHORT
The Confession
The Crush
God of Love
Na Wewe
Wish 143

Category: Uncategorized

Jodorowsky “Santa Sangre” gösterimi için Istanbul’a geliyormuş, kaçırmayınız

Efsanevi Yönetmen Alejandro Jodorowsky !f İstanbul’da!

Şubat’ta 10. yaşını kutlayacak olan !f İstanbul AFM Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali çok özel bir konuğa ev sahipliği yapıyor.

John Lennon’dan David Lynch’e kadar sayısız yönetmen ve sanatçıya ilham vermiş Şili asıllı yönetmen Alejandro Jodorowsky, 1989 yapımı kült filmi Santa Sangre’nin festival kapsamında gösterimi vesilesi ile İstanbul’a geliyor. Santa Sangre’nin bu yıl restore edilen kopyası, 20 Şubat Pazar gecesi, Türkiye’de ilk defa sinemada gösterilecek. Gösterim sonrası yönetmen !f izleyicilerinin sorularını yanıtlayacak.

El Topo ve The Holy Mountain gibi kült filmlerin yönetmeni Alejandro Jodorowsky aynı zamanda maneviyat ve felsefe alanlarda dünyanın takip ettiği bir araştırmacı. Paris’te yaptığı konuşmaları dinlemek için yüzlerce insanın kuyrukta beklediği yönetmen 22 Şubat Salı gecesi İstanbul’da sinema üzerine özel bir konuşma yapacak.

17- 27 Şubat 2011 tarihlerinde İstanbul’da, 2 – 6 Mart tarihlerinde ise Ankara’da gerçekleştirilecek festivalin biletleri yine www.mybilet.com’dan satışa sunulacak. İstanbul için 5 – 7 Şubat, Ankara için 25 – 27 Şubat indirimli ön satış tarihleri olarak belirlendi. İstanbul’da 8 Şubat, Ankara’da ise 28 Şubat’ta gişelerden bilet satışı başlayacak.

Festival ile ilgili tüm bilgileri düzenli olarak bu adreslerden takip edebilirsiniz.

www.ifistanbul.com
blog.ifistanbul.com
twitter.com/ifistanbul
vimeo.com/ifistanbul

Category: Uncategorized

Sinema Eleştirmenliğinde Çığır Açıcı Paranormal Yaklaşım: Yavuz Turgul’un 3 yıl Sonra Çekeceği Film Film Seyretme Fabrikası’na Malum Oldu

Film Seyretme Fabrikası olarak, okurlarımıza yine adımıza yaraşır benzersiz bir hizmet sunuyor ve Yavuz Turgul’un henüz sinopsisini dahi yazmadığı bir sonraki filmini yazıyoruz. Bu durumda sinema eleştirmenliği tarihinde bir ilke imza atmış oluyoruz. Siz de buna şahit oluyorsunuz. Aman aman, ne mutlu film seyretme fabrikası okuruyum diyene! !!!FSF Forever!!!

“Filmi nerede gördünüz…” biçiminde rasyonelce başlayıp “…rüyanızda mı?” biçiminde alaycı tonda devam edecek sorulara “he, rüyamızda gördük” diye yanıt veriyor olacağız. Bu yanıtın tatmin edici olmasını dilerim.

Yeşil çayı, maksimusu ve filmi çok kaçırdığımız bir gecenin ilerleyen saatlerinde film bize yattığımız yerde malum olmaya başladı. Jeneriği kaçırdık, onu baştan söyleyelim. O nedenle görüntü yönetiminiden kim sorumluysa teşekkür ederim buradan, gerçekten pırıl pırıl bir rüyaydı.

Jeneriği kaçırdığımız için filmin Yavuz Turgul filmi olduğunu da doğal olarak nereden anlamış oluyoruz: tabi ki başroldeki Şener Şen’den.

Efendim, filmimiz hapishanede geçmektedir. Şener Şen, Eşkıya filmindekine benzer bir karakterde karşımıza çıkıyor. Geçmişinde eşkıyalık, kabadıyılık ile iştigal etmiş olan geleneksel raconun insanı Şen, uzun yıllar boyunca çektiği hapis cezasının son demlerini yaşamaktadır. Dışarıda kendisini bekleyen sevdiği, kimi kimsesi yoktur. Bu durumda bilinen hayatının, belki de tek bildiği hayatının sonuna gelmektedir diyebiliriz. Aslında bu filme Eşkıya’nın prequeli de diyebiliriz. (desek mi acaba)

Filmde Şen dışında iki önemli karakter daha bulunuyor. İlki Koğuş Ağası rolündeki Çetin Tekindor. Çetin bey yine güzel bir oyunculuk gösterisi sunuyor. Bir yandan sert bir karakteri canlandıran Tekindor, diğer yandan tüm koğuşun sevip-saydığı Şen’e de belli bir mesafede durup saygı göstermeyi tercih ediyor. İki kutup arasındaki denge hapise yeni bir mahkumun gelmesi ile bozuluyor.

Kenan İmirzalıoğlu, burnunun dikine giden, pire için yorgan yakan, dansa kalktı mı oturmak bilmeyen, yola çıktı mı geri dönemeyen, yaydan fırladı mı duramayan, ok gibi bir adam. Kendisine özgü asabi bir delikanlılık raconu olan bu kişi, mapushaneye belli bir sinir ve yakıp-yıkıcı aşk katsayısı ile gelir. Adeta kendi mahvını aramaktadır. Tekindor’un ve adamlarının tüm hışmını üzerine çeken bu karakteri (bunların dışardan kalan da bir hesabı vardır) koruyup-kollamak da Şener Şen’e düşer. Şener Şen böylece kendisine bir amaç edinmiş, hiçbir zaman giremeyeceği bir baba kılıfına girebilmiştir. Öte yandan Şen’in hapisten çıkacağı gün de giderek yaklaşmakta, Tekindor ve grubunun İmirzalıoğlu etrafındaki çemberi de giderek daralmaktadır.

Filmin sonunu anlatıp spoiler yapmayayım şimdi, aramızda izlemeyenler olabilir. Sadece şunu söyleyeyim: göz yaşı oluk oluk akıyor abicim! Yavuz Turgul yine yapacak yapacağını.

Category: Uncategorized

Somewhere – Sofia Coppola 2010

Somewhere is somewhere above Brown Bunny and Lost in Translation

Brown Bunny’nin başındaki o 10 dakikalık yarış sahnesine benzer bir sahneyle açılan Somewhere, izleyiciye bu ilk sahneden başlayarak Holywood’un ünlü film yıldızı Johnny Marco’nun (Stephen Dorff) hayatanın anlamsızlığı üzerine kamyon kamyon anlam yığması yapıyor. Açılış sahnesi Brown Bunny’deki kadar uzun tutulmuyor, ama Stephen Dorff, Ferrarisi ile sabitlenmiş kamera önünde temizinden birkaç tur atıyor. “Gidiyor, gidiyor, ama hiçbiryere varamıyor” mesajının irdelendiği bu bireysel amaçsızlık dışavurumunun ardından Johnny Marco’nun yakın arkadaş çevresi ile ilişkisini irdeleyen ikinci sahne geliyor: Johnny Marco arkadaşları ile birlikte indiği merdivenden yuvarlandığında arkadaşlarının tek tepkisi bakmak ve gülmek oluyor; yardım eden yok. Üçüncü sahnede kolu kırık Johnny Marco’yu odasında danseden striptizcileri uykulu ve bıkkın izlerken görüyoruz. Bu da kahramanımızın karşı cinsle olan ilişkisini irdeleyen sahnemiz. Böylece:
a. Marco’nun bireysel amaçsızlığı
b. Arkadaşlarıyla olan sığ ilişkisi; gerçek dostunun olmaması
c. Karşı cinsle olan yüzeysel bağlantısı
konusunda bilgi sahibiyiz.

Bundan sonra gelen tüm sahneler Johnny Marco’nun o çok özenilen film yıldızı hayatının anlamsızlığını bu üç eksende izleyici algısına giderek batıran ve anlamsızlığı inanılır kılan sahneler. Elbette bu akış, Sofia Coppola’nın zekice dizdiği bir sırada, akışkan bir biçimde geliyor. Şöyle ki:

Filmin dönüm noktası Johny Marco’nun isteksizce buluştuğu küçük kızı Cleo’nun buz dansı gösterisini izlediği sahne. Gösterinin başlarında, striptizci kızları izlerkenkine benzer bir ilgisizlike telefonuyla oynayan Marco, bir an dikkatini kızına veriyor ve bu gösterinin hayatını değiştirmesine böylece izin vermiş oluyor. Bu aktarım, striptiz gösterisinden az sonra geliyor.

Sofia Coppola’nın sanırım en sevdiğim özelliği, anlatısındaki en dramatik, en değerli, en epik, en önemli sahneleri bile sıradan izleyici vizöründen, sıradan izleyicinin görebileceği açıdan aktarıyor olması. Biz de bu dansı Johny Marco’nun bakış açısından, buz pistinin tiribünündeki sabit noktamızdan izliyoruz. Bununla birlikte o naifliği, saflığı ve güzelliği hissedebiliyoruz. Coppola’nın gücü işte tam da burada.

Coppola, sinemanın biz ne görüyorsak ve ne hissediyorsak o olduğu görüşünde. Başka bir deyişle, görebildiğimiz kadarını hissedebileceğimiz görüşünde. Yanıldığını düşünmüyorum. Babası Francis Ford Coppola’nın dönemine ait didaktik ve katman katman dolu, yönetmen/anlatıcı güdümündeki sinemasal anlatımla elbette bu çok farklı. Ama yine de artık bu filmi ile dördüncü filmini çekmiş, ve bu anlatım tarzını dördüncü kezdir, ısrarla ve başarıyla ortaya koymuş, tarzını yeterince derinleştirmiş bir yönetmene ve filmine “Emerging Cinema” ödülü verilmemeli diye düşünüyorum (bu lafım Somewhere’e, sanki yönetmen ilk filmini çekiyormuşçasına, Emerging Cinema ödülünü layık gören Venedik Film Festivali yetkililerine)

Filmin ilerleyen sahnelerinde Johny Marco birkaç sivriltilmiş sahne dışında yukarıda özetlediğimiz kişisel kabusunu çoğunlukla ifadesiz bir yüzle yaşamaya devam ediyor. Örneğin İtalya’ya ödül almaya gittiği törendeki yüz ifadesi ilginç. a. Bireysel Amaçsızlık olarak nitelendirdiğimiz bireysel boşluğunda, ödülü ilk kez havaya kaldırdığında bir aralanma olduğunu görür gibi oluyoruz. Ama önceki ödül alanların aksine onun peşi sıra sahneye fırlayan dansçılar hem ona hem de biz izleyicilere Johny Marco’nun bu ödülü sanatsal başarıları nedeniyle almadığını, onun sadece bu gösteri dünyasının edilgen ve kullanıma uygun bir parçası olduğunu düşündürtüyor.

Bu kişisel çölünün ortasında, bir süre sonra kızı Cleo ile geçirdiği anlar birer vaha gibi olmaya başlıyor. Dikkatle izlerseniz filmin sonlarına doğru kızının üzerine giderek daha çok titrediğini, arabanın kapılarını o inip binerken açmaya başladığını, hiç kimseye gösteremediği acemice duygu ifadelerini ona göstermeye başladığını görebilirsiniz.

Filmin sonlarına doğru yaşanan ayrılık sahnesi, fazlasıyla Lost in Translation’daki Bill Murray ve Scarlett Johansson arasındaki sahneyi anımsatıyor. Stephen Dorff (Marcus) son sözlerini bağırarak söylese de kızı Cleo onu gürültü nedeniyle duyamıyor.

Bu da doğal olarak en azından benim algıma, Francis Ford Coppola gibi dünyanın en büyük yönetmenlerinden biri olan birinin kızının hayatındaki baba figürünü ve bu figürün gölgesinin büyüklüğünü getiriyor. Belki de Sofia Coppola iki önceki filmi Lost In Translation’da aralarında yaş farkı olan iki yabancının iletişimsiz ve yabancı topraklardaki, sözlere dökülemeyecek denli saf aşkını irdelerken, geçmişindeki bu iz bırakıcı baba-kız dinamiğinden yola çıkmıştır… Somewhere’de sanki Coppola biraz daha öznelleşiyor.

Bu filmi kahramanlarının amaçsızlığı nedeniyle benzettiğim Brown Bunny veya Lost in Translation gibi filmlerden farkılaştıran en önemli özelliği de diğer filmleri sürükleyen unsur olan “aşk” mitinin devre dışı bırakılmış olması. Bu anlamda da, Somewhere daha gerçek bir film.

Category: Uncategorized

2010′da Fabrikada İzlediğimiz En İyi 10 Film

Yeni-eski ayrımı yapmadan, 2010 boyunca fabrikada işlediğimiz en iyi 10 filmi, sevilme sırasına göre aşağıda paylaşıyoruz. Bu filmleri ilk defa 2010′da izlediğimiz için bize göre hepsi yeniydi. Listemiz bu anlamda “2010un en iyi filmleri” listesi olamıyor tabi ama zaten çok da önemli değil, aralardan ayıklarsınız…

1. Possession – Andrzej Zulawski 1981

 

 

 

 

2. Dogtooth – Giorgos Lanthimos 2009

 

 

 

 

3. Picnic at The Hanging Rock – Peter Weir 1975

 

 

 

 

4. Bal – Semih Kaplanoğlu 2010

 

 

 

 

5. Antichrist – Lars von Trier 2009

 

 

 

 

6. Mary and Max – Adam Elliot 2009

 

 

 

 

7. Silent Wedding – Horatiu Malaele 2008

 

 

 

 

8. Black Swan – Darren Aronofsky 2010

 

 

 

 

9. Kozmos – Reha Erdem 2010

 

 

 

 

10. A Single Man – Tom Ford 2009

Category: Uncategorized

Süper kahraman filmlerine 2010′da neler oldu?: İki film birden: Scott Pilgrim vs The World / Kick Ass

Açıkçası bir çizgi roman takipçisi değilim. Burada değineceğim 2010 tarihli bu iki filmin çizgi roman uyarlamaları olduğunu da sonradan öğrendim. Benzer karakterdeki bu iki film aynı yıl içinde karşıma çıkınca, şimdiye değin sinemada izlediğim süper kahramanları gözümün önündeki film şeridinden bir zahmet bir daha geçtiler:

(kronolojik sırada)
1. Süpermen: Süper güçlere sahip bir yabancı, başka bir gezegenden gelmiş, yabancı gezegen vatandaşı… Ama süper…
2. Batman: Zengin bir züppe, iyi niyetleri ve güzel olanakları sayesinde part time züpper kahraman
3. Örümcek Adam: Orta halli, sen ben gibi bir SSK lı çalışan. Maaşa talim, tesadüfen süper kahraman olmuş ama yine de kayda değer süper gücü var… Alçakgönüllü…

4. Kick Ass / Scott Pilgrim: Hiçbir süper güçleri olmayan süper kahramanlar. Tek özellikleri yeni yetme olmaları.

Amiyane süreç tanım dökümanlarında “kahramanlık ayağa düştü” olarak nitelendirilebilecek bu dönüşümü ben kahramanlığın bireyselleşmesi olarak tanımlayacağım. Süper kahraman dediğimiz kişi, geçen yıllar süresince ulaşılmaz-uzak-idealize edilen bir varlık olmaktan çıkıp, giderek ortalama bireyin özdeşleşebileceği bir düzeye inmiş. Sınıfsal katı ayrımların görünürde şeffaflaşması, iletişim araçlarının her an herkese ulaşması, bilgiyi tüketenin birden bilgiyi veren konumuna da gelmesi, popülerliğin değişen iletişim biçimleriyle, internetle birlikte yeniden tanımlanması, sosyal medya gerçeği ve hiçbir özellikleri olmadığı halde sosyal medyada yıldızlaşan alelade kullanıcılar, kitapları bile basılan Puccalar ve diğerleri…

Bu dönüşüm Süper Kahramanlık kurumunda da yansıma bulmuş gibi görünüyor. Hiçbir süper gücü olmadığı halde süper kahraman olmaya karar veren KICK ASS, buna güzel bir örnek. Kendisine KICK ASS adını takan sıradan bir lise öğrencisi, ebay’den siparişini verdiği dalgıç kıyafetini üzerine geçirip, kötülere haddini bildirmek üzere sokaklara akıyor. Müdahil olduğu bir olayın görüntüleri Youtube’a yüklendiğinde bir anda popüler oluyor ve işte: o bir süper kahraman! Hatta filmin kötü süper kahramanı da benzer bir dönüşümden geçerek Kick Ass’ın karşısına çıkıyor.

Scott Pilgrim vs The World ise işe daha fantastik bir anlatıyla yaklaşıyor. Scott Pilgrim adlı genç arkadaşımız, yeni çıkmaya başladığı kızın 7 eski sevgilisi ile ölümüne mücadele etmek zorunda kalıyor. Fantastik, bilgisayar oyunu fonunda, uçmalı, ışık saçmalı, ateş atmalı, duvarların içinden geçmeli bir formatta aktarılan bu dövüş sahneleri sayesinde buyurun size bir başka süper kahraman filmi.

Anlayacağınız o ki, sosyolojik değişimler fantastik anlatıyı da etkilemiş. Filmleri detaylı anlatmayacağım, sadece şunu söyleyeyim: her ikisi de oldukça iyi filmler. “Scott Pilgrim…” Shaun of The Dead yönetmeni Edgar Wright’ın son filmi ve yönetmenin Hot Fuzz’da da devam ettirdiği biçimini yaratıcı ve göz alıcı biçimde (kimi zaman fazla göz alıyor ve izleyiciyi yoruyor) yenilediği bir film. Kick Ass ise bence daha bile iyi bir film. Hatta iddia ediyorum: Nicholas Cage’in şimdiye kadar oynadığı en iyi film :)

Gayet de popüler tınıdaki bu iki iyi filmi Türkiye’de sinemalara dağıtmayı düşünmeyen firmalar hangi filmleri dağıtacaklar, merak ediyorum.

Category: aksiyon, komedi

The Ghost Writer (Hayalet Yazar) – Roman Polanski 2010


Bir hayalet yazar (Ewan Mc Gregor) eski İngiliz başbakanı Adam Lang’ın (Pierce Brosnan) otobiyografisini yazmak üzere tutulur. Yazar, eski başbakanın anılarına ve hayatına girdikçe birşeylerin aslında göründüğü gibi olmadığını ve bazı tutarsızlıklar olduğunu fark eder.

Başrolünde Ewan Mc Gregor’un bavulunun oynadığı filmin en iyi yardımcı oyuncu dalında da “çanta”yla bu sene oskara aday olmasını bekliyorum. 2 saatin üzerinde süresi olan filmin bir diğer ilginç özelliği de “hayalet yazar” Ewan’ın 2 saat boyunca tek satır yazı yazmamış olması.

Hitchcockvari gerilim diye olur olmaz bazı filmleri etiketleyen arkadaşların Hitchcockvari gerilim görmek için bu filmi izlemeleri gerekebilir. Bence hatta Hitchcockvari gerilim isim tamlaması gibi yeni bir isim tamlaması daha icat edilmesi gerekiyor: Polanskivari gerilim. Polanski, filmografisindeki Frantic, 9.th Gate, Chinatown gibi muhteşem gerilim-gizem filmlerine bu filmle bir yenisini ekliyor. Bu filmin arkasından kısaca “Polanski yapmış yine arkadaş” yerine “Hitchcockvari bir gerilim” beyliği ile konuşulmasının en akılcı nedeni ise filmdeki “komplo öyküsünün” Hitchcock dönemine ait olması. Türün klasiği Mançuryalı Aday (The Manchurian Candidate-1962) filmindeki kadar akıl dışı olması. Bu da filmin bana göre tek kusurunu oluşturuyor, çünkü böylesine iyi çekilmiş ve yönetilmiş, sahne sahne bu kadar şairane tasarlanmış bu olağanüstü güzellikte film daha akıllıca bir öyküyü hakkediyor.

Buna karşılık öykünün bu sorununun senaryonun sorunu olduğunu da söyleyemeyiz. Çünkü her diyalogu ile, her sahnesi ile çok iyi yazılmış. Diyaloglar çok başarılı, her sahne anlama ve akışa doğru biçimde yön veriyor. Mekan seçimleri, renkler ve görüntü olağanüstü. Müthiş bir disiplin ve yöntem filmi. Çok genç bir klasik gibi, “gerilim sineması nasıl olur” dersinde modern değil ama genç bir örnek olarak okutulabilir.

Bu film iyi bir neden. İyi sinemanının çok iyi bir öyküye eşit olmayabileceğinin kanıtı. İyi bir yönetmenin sıradan bir öyküyü nasıl bu şekilde sanata dönüştürebileceğinin kanıtı. Müziğe de ayrıca dikkat!

Category: gerilim, gizem

!f’ Istanbul’dan Gelen Yarışma Duyurusu

KEŞ!F YARIŞMASI TÜRKIYELI ADAYINI ARIYOR

!f İstanbul AFM Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali’nin en özel
bölümlerinden Keş!f film yarışmasının bu sene dördüncüsü yapılıyor.
Sinemada yeni, özgün ve cesaretli sesler arayışımızın dünya turu kısmı
bitti. Türkiye’den katılımlara hala açığız. Geçtiğimiz yıl içinde çektiğiniz,
bu kriterlere -ilk veya ikinci film- uygun ve henüz gösterilmemiş
filmleriniz için bu haftasonuna kadar süre var.

(Elimiz uğurludur; bundan önceki Türkiyeli adaylar, Bunu gerçekten yapmalı mıyım?
“40” !f’ten sonra Toronto dahil bir çok uluslararası festivali seyahat etti!)

Bilgi için: info@ifistanbul.com

Category: Uncategorized